Gezi’deki Arkadaşlarıma Açık Mektup
Ben mektubumu Başbakan’a yahut Türkiye’nin her yerinde Gezi Direnişi’ne katılanlara hitaben yazmıyorum. Sözümün ulaşabileceği ve geçebileceği yer orası değil. Şu an Gezi Parkı’nda olan, bir kısmını tanıdığım, bir kısmıyla tanışmamış olsam da pek çok kez yolumun kesiştiği arkadaşlara yazıyorum.
Cuma gününden itibaren Direniş’in parçasıydım. Pazar’a kadar iki günümü Taksim civarında geçirdim. Öncelikle polis şiddeti ve bunun üzerine Başbakan’ın ve hükümetin tavrına karşı üzerime düşeni yapmaya çalıştım. Çevremdeki hiç de münferit olmayan “O.Ç. Tayyip, … ye Tayyip, dinci piçler vb.” sloganlara ve M. Kemal’in askerlerine kulağımı tıkadım. Lakin Pazar günü evime, Üsküdar’a döndüğümde ise tabiri caizse benim kayış koptu ve boşa dönüyor artık. Şimdi bunun nedenini açıklamaya çalışacağım.
Şunu peşinen söyleyeyim; bugüne dek hiçbir yazımda Gezi Parkı direnişçilerini herhangi bir şeyle itham etmedim, herhangi bir olumsuzluğu direnişçilere mal etmedim. Tivitır hesabım herkese açık, bakabilirsiniz.
“Sadece olumsuzlukları söylüyorsun, olumlu şeyleri görmüyorsun” diyor bazı arkadaşlarım. Olumlu şeyleri siz yeterince söylüyorsunuz zaten. Geleneksel medyanın ilk günlerdeki karartmasına rağmen bu eylemin bir görünürlük sorunu yaşadığını düşünmüyorum. Hatta Türkiye tarihinde herhangi bir eylemin bu kadar görünür olabildiğini de zannetmiyorum. Müsaade edin ben de şeytanın gör dediğini görmeye çalışayım.
Gezi Parkı Direnişi, evet, ağaç meselesini ve Taksim sınırlarını aşalı çok oldu. Lakin hem bunu söyleyip hem de “falanca eylem bizi bağlamaz, filanca olay direnişe mal edilemez vb.” demek bir tür oksimorondur.
Ve artık şunu görmelisiniz ki bu eylemin farklı farklı tezahürleri var. Nasıl eylemin sınırları Taksim sınırlarını aştıysa, mesele de sizin Gezi Parkı’nda kurduğunuz kütüphane şıklığını çoktan aştı.
Dün, yakınen tanıdığım genç bir hanımefendinin yüzüne tükürüldü belediye otobüsünde, durduk yere, sadece başörtülü olduğu için. (Güncel tabirle birinci ağızdan ve teyidli bilgidir.) Hayır, mesele bu iğrenç nefret suçundan ibaret değil. Zaten bu vaka ilk ya da son da değil. İslamofobiden öte her tür tahkir ve tacizi görmek mümkün. Şehvetle atılan “… Tayip”li sloganları insanların nasıl üzerlerine aldığını tahmin bile edemezsiniz. Ve maalesef bu sloganlar da münferit değil!
İki akşamdır saat dokuz sularında küfürleşmeler oluyor arka sokağımda. Yine Üsküdar’da, sabahları insanlara çorba dağıtan kamyon devrildi ve yakıldı birkaç gün önce. Basında da yer almadı bildiğim kadarıyla.
Pazar gününden bu yana, tanıdığım herkese “gelin Anadolu yakasında dolaşalım akşamları, insanlarla konuşalım” diyorum. İstanbul’un Beyoğlu ve Beşiktaş haricinde 37 ilçesi daha var!
Lütfen kimse bana münferitlikten bahsetmesin. Ve bu söylediklerimin birkaç tatsız olaydan ibaret olduğunu da zannetmeyin. Tekrar söylüyorum, Gezi Parkı Direnişi’nin farklı farklı tezahürleri var ve mesele Gezi Parkı’ndan ibaret değil. Ve siz bunu görmek istemiyorsunuz. Gezi Parkı dilediği kadar steril, cici ve rengarenk olsun, şu anda umrumda değil. İnsanlar ya sabır çekiyorlar ve inanın bunun Başbakan’la ilgisi yok. Çünkü taciz ediliyorlar, hakarete uğruyorlar. Ve tüm bunlar Gezi Parkı Direnişi’nin bir parçası olarak tezahür ediyor.
Ve sizler, bırakın bu farklı tezahürleri domine etmeyi yahut kendi renginizi vermeyi, Gezi dışında olan bitenin farkında bile değilsiniz. Yahut Tivitır’a yazdığınız iki tivitle kendinizi soyutladığınızı sanıyorsunuz. Biraz ağır olacak ama Gezi Parkı’nda ürettiğiniz Tahrir imitasyonunda kendinizi avutuyorsunuz. Güzel bir rüya yaşıyorsunuz ve uyanmak istemiyorsunuz. Bunu anlayabiliyorum fakat yaşadığınız rüyanın hakikatle ilişkisi kopmak üzere. Allah aşkına biraz dürüst olalım, daha burnunuzun dibindeki Taksim Meydanı’nı domine edebilmiş değilsiniz.
Aslında Gezi Parkı’na bile ne kadar tezahür edebildiğiniz bir soru işareti. Pek çoğunuzun parçası olduğu “Taksim Dayanışma” 4 maddelik bir talepler listesi yayınladı ve günlerce dolaşımda kaldı. Hep birlikte destekledik. Ve sizleri temsilen bu dört maddeyi iletmek üzere Başbakan Vekili ile görüştü. Fakat toplantıdan sonra açıklanan talepler listesi kimine göre 8, kimine göre 10 kimine göre 12 maddelik muğlak bir liste olarak karşımıza çıktı. Mesele taleplerin muğlaklığından ziyade, günlerce bu dört maddeyi ortaya koyup, toplantının ardından aslında bunlar da var denmesi. Ve kimsenin çıkıp, siz neyin peşindesiniz, insanları mı kandırıyorsunuz dememesi. Şayet itiraz edildiyse bu tartışma neden şeffaf yürütülmüyor, kol kırılıyor yen içinde mi kalıyor?
Ortada çok büyük ve kıymetli kazanımlar vardı. Fakat yanlış stratejiyle yahut stratejisizlikle heba olmak üzereler. Yarın Gezi Parkı direnişi dendiğinde insanların akıllarına ne gelecek sorusunun cevabı çok muğlak. Evet, Başbakan gelecektir kesinlikle. Ve evet binlerce gencin aklına direniş ve dayanışma da gelecektir belki ama bundan da ibaret olmayacak. Lütfen “halk” kavramını birkaç kilometre karelik bir alana hapsetmeyin.
Bence de olanların sorumlusu Başbakan ve hükümettir. Lakin pasif direnişten anladığımız şey kafayı kuma gömüp, Başbakan’ın iki lafını beklemek midir? Bu direnişin kaderini Başbakan’ın eline mi bırakıyorsunuz, bu mudur direniş, eylemcilik, örgütlülük? Bu kadar mı pasifsiniz?
Siyaset için anahtar kavram asla “kalabalık” değildir. Zannımca kitle, temsiliyet ve inisiyatif çok daha önemli kavramlardır.
Tekraren ve son kez söylüyorum. Gezi Parkı Direnişi herkesin kabul ettiği gibi, ağaç meselesini ve Gezi Parkı sınırlarını çoktan aşmıştır. Bu direnişin farklı farklı tezahürleri vardır. Bu direniş artık Gezi’deki birkaç yüz metre karelik alandan ibaret değildir.
Bu aşamadan sonra ne yapılabilir? Birkaç gün önce bu soruya kendimce cevaplarım vardı, ulaşbildiğim herkesle de paylaştım. Şu an için benim de net cevaplarım yok. Lakin artık arkadaşlarımın başlarını gömdükleri Gezi Parkı’ndan kaldırmalarını, ufuklarını Taksim’deki gerçeklikten öteye, başka gerçekliklere doğru genişletmelerini ve saygı duyduğum direnişlerinin hakikatle ilişkisini gözden geçirmelerini, bu minvalde söylem ve eylem stratejisi belirlemelerini temenni ediyorum.
Bu yazdıklarımın da dostane bir fikir beyanından ötesi olmadığını herkesin bilmesini istiyorum. Bunları söylemek boynumun borcuydu, söyledim. Vesselam..
* * *
Önemli Uyarı: Bu yazının tamamının yahut belirli bir bölümünün, - Facebook, Twitter vb. kişisel sosyal medya hesapları ve kişisel bloglar haricinde - görsel ve basılı medyada, kurumsal sosyal medya hesaplarında, haber sitelerinde, kişisel bloglar haricindeki web sayfalarında, yayın organlarının, partilerin, sivil toplum kuruluşlarının web sayfalarında, kaynak belirtilmiş olsa dahi iznim olmaksızın yayınlanması durumunda yasal haklarımı kullanarak gerekli hukuki işlemleri başlatacağımı beyan ediyorum. Kişisel bloglar ve kişisel sosyal medya hesapları bu uyarıdan muaftır.
Bu iyiliğimi de yazın bir kenara..
Joubran Kardeşler’i canlı izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim; 10 gün üst üste konser versinler, 11. gün yeni konseri sorarım.
..
Dabke yorumu biraz enteresan olmuş tabi, takdir sizin.. :)
Mayıs Yoldaş’ın Hikayesi
Bu kedi yoldaşın adı Mayıs’mış. 1 Mayıs’ta doğduğu için bu adı vermişler. Ve yine 1 Mayıs’ta doğduğundan olsa gerek her yıl Mayıs’ta doğal ortamını bırakıp Taksim’e İşçi Bayramı’nı kutlamaya gelirmiş. Bu sene de yine ordaymış.. Sağda gördüğünüz, çatışma alanının ortasında biber gazından kaçarken çekilmiş fotoğrafını bugün pek çok yoldaşımız gururla paylaştı. Soldaki ise doğal ortamında çekilmiş bir başka fotoğrafı. Yine aynı pozu vermiş kerata.. Neyse, yolun yolumuzdur Mayıs yoldaş!
- -
Yaptığınız dramaturgiye benim de bir katkım olsun istedim.. yarın bunu senaryo dersinde anlatacağım, insan ve drama ilişkisi bahsinde. Evet, drama insanları etkilmenin en güçlü yoludur. Hatta kimi zaman “silah” olarak adlandırılır -ki el hak, doğrudur. Lakin hakikatle ilişkisi zayıfsa yahut hiç yoksa o silah elinizde patlar. Drama insanı vezir de eder rezil de..

